Eğitim

Eğitim: en eski aldatmaca

  1. Cumhuriyet, 9 Mayıs 2026, 2. sayfadan bir alıntı: "Atatürk eğitim yoluyla potansiyellerinin aşılabileceğini düşünerek toplumu bu yolla dönüştürmeyi hedefler."
  2. Yeni bir şey değil ki. Eğitim yazının bulunup tarihin başlamasından itibaren insanları programlama aracı olarak kullanılmıştır.
  3. Bireyleri programlamanın en etkili yolu eğitimdir. Onun için egemenler bir eğitimci sınıfı, yani programcılar sınıfı, yaratıp onları beslerler ve onları otorite sembolleri ile donatırlar.
  4. Bu eğitimci sınıf egemenlerle ayrıcalıklı ilişkileri sayesinde, halktan bir tık daha yüksek bir yaşam standartı ile yaşarlar.
  5. İşin temelinde dil vardır.
  6. Egemenler en başlarda yani tee eski Mısır'a Sümerler'e kadar gidersek okuryazar değildiler ondan kendilerine baş eğen bir rahipler sınıfı yarattılar.
  7. Bilgi paradan bile değerli bir metadır.
  8. Egemenler bilginin kendi tekellerinde olmasını isterler. Ama yazı öğrenecek zamanları yoktur ondan bu rahipler sınıfını yaratırlar ve beslerler.
  9. Ayrıca o zamanlar yani yazının yeni olduğu zamanlar ve bir rahipler sınıfının tekelinde olduğu zamanlar yazının öğrenmesi ne kadar zor bir şey olduğunu bizim bu devirde anlamamız mümkün değil. Bugün okuması yazması olmayan insanlar bile yazıdan korkmazlar. Bugün korktuğumuz yazı tipi matematiktir. O zamanların yazısı şimdinin matematiği gibi düşünülebilir.
  10. Bu sınıf önce bir katipler sınıfıdır. Sonra mesela astronomi gözlemlerini yapan ve bilgileri koruyan bir rahipler sınıfı olurlar.
  11. Tarihte ilk önceleri devletin kendisi kilisedir, yani devlet dindir. Devletin başı firavun veya kral ya tanrıdır veya kendisini tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak tanımlamıştır.
  12. Bu propaganda hem dil üzerinde tekeli olan rahipler sınıfı hem de bir grafik sanatlar sınıfı tarafından tanımlanır ve parlatılır.
  13. Heykeller, resimler, tiyatro ile devlet dini halka dayatılır.
  14. Halkın okuma yazma öğrenmesi ve sonucunda bu propaganda aldatmacasını çözümlemesi ve gözlerinin açılması böylece engellenmiş olur. Yazıdan korkan halk rahiplerin yazı üzerinde sihirli güçleri olduğuna inanır. Bir rahip mesela sihirli güçlerini kullanarak bir güneş tutulmasını önceden belirleyebilir. Daha doğrusu bu halka rahiplerin sihirli gücü olarak anlatılır. O zamandan beri değişen bir şey yoktur. Bunları okuyup da "o zamanların insanları ne aptalmış nelere inanmışlar" diyenlere soruyorum siz bugün nelere inanıyorsunuz? Aynı propaganda size de uygulanıyor ama çok daha sofistike bir şekilde.
  15. Zamanla devlet ve kilise ayrılır.
  16. Yani egemenler artık kendilerini tanrı veya tanrıların yeryüzü şubesi olarak pazarlayamazlar. Tanrısal işler kilisenin tekeline girer. Kilise kim tanrıdır derse tanrı odur.
  17. Dil üzerinde tekeli olan rahipler sınıfı da kilisenin tarafına geçerler ve eğitim tamamen dinî eğitim olur.
  18. Eğitimciler kilise çalışanları olur. Kilise eğitimin programalama olduğunu çok iyi anlamıştır.
  19. Cahil kalma hürriyetimizi elimizden aldılar. Programlanmamış birey kalmasın istiyorlar.
  20. Günümüzde hem sağcılar hem solcular hem dinciler hem dinci olmayanlar örgün eğitim sürecinden geçmemiş olanları "cahil" olarak tanımlarlar.
  21. Okumuş her insan bir köylüyle konuşurken birden bire kendini büyük görmeye başlar hatta sanki köylü sağırmış gibi sesini yükselterek tane tane konuşur. Böyle çok hikayeler vardır. Eğitimli büyük adam fırtınada sandalcının kendisini kurtarmasını ister. Onun kitap bilgileri hiçbir işe yaramayacktır bu durumda.
  22. Bunları kopyaladığım sarı bloknot sırayla gitmiyor nedense, şimdi bu sayfa "insanlar bireyler kilise "doktorların" yani teoloji doktorlarının, teoloji üzerine doktora yapmış insanlar. Doktora yapmak ve doktor olmak kilise doktrinini yeni gelenlere öğretme lisansı almış olmak demektir."
  23. Neyse olduğu gibi devam edelim, sonra düzeltirim belki.
  24. Fakat 17. yüzyılda Avrupa'da bu teoloji doktorlarının eğitim üzerindeki mutlak tekelleri yıkılır.
  25. Newton Cambridge üniversitesine girdiğinde derslerin tamamı rahipler yani teoloji doktorları tarafından veriliyordu. Newton'a da "rahip olmazsan ders veremezsin" dediler. Daha mekanik dehası olarak bilinmeyen Newton tanrı vergisi akademik üçkağıtçılık dehasını kullanarak bir şekilde rahip olmadan ders vermeye başladı. Belki de bunun da etkisi ile, Newton öldüğünde, Cambridge'de eğitim büyük ölçüde seküler olmuştu.
  26. Yani eğitim kiliseden tekrar devlete geçti. Daha doğrusu, teoloji doktorlarından felsefe doktorlarına geçti. Felsefe doktorları devletin adamları oldular.
  27. Kilise talebeleri kendi dini doktrinleri ile programlarken, devlet de kendi milliyetçi doktrinleri ile programladı ama felsefe doktorları kendilerine Newton'un kitabından esinlenerek "doğa filozofları" dedikleri için matematik ve doğanın dini doktrinler olmadan açıklanması için araştırma yapmak önemli oldu ve okullarda öğretilmeye başlandı
  28. Bu sıralarda kitlesel eğitim ve örgün eğitimin de ilk adımları atılmış oldu.
  29. Kilise halkın kara cahil kalıp kesinlikle okuma yazma öğrenmesini yasaklamışken, binlerce yıl, devlet, halkin (sanayi devrimi ile birlikte) fabrikalarda çalışmasını istediği için onlara minimum seviyede okuma yazma öğretme ihtiyacı duydu, halk da böylece okuma yazmanın tadına varmış oldu.
  30. Daha sonra, 19. yüzyılda ofislerde kâtiplik işleri Charles Dickens vari yerlerde büyük defterlere tüykalemle yazılırken, daktilo ve benzeri araçlarla ofisler muazzam miktarda kâğıt üretmeye başlayınca kadınlar da sekreter olarak iş hayatına girdi ve böylece büyük bir okuma yazma patlaması yaşandı; artık kadınlar bile okuryazar olmak zorunda kaldı.
  31. Fakat bu sefer insanlık başka bir tehlike ile karşı karşıya kaldı. Binlerce yıl insanların kara cahil kalması için çalışan aynı profesyonel doktorlar, yani felsefe doktorları, ve hatta teoloji doktorları, bu eğitim denen dolandırıcılıkla büyük paralar kazabileceklerini anladılar ve günümüzün devasa eğitim sektörü doğmuş oldu.
  32. Daha önce eğitim kitlesel değildi. Amaç kitleleri mümkün olduğu kadar cahil bırakmaktı. Sadece dil konusunda tekeli olan rahipler sınıfına katılacak seçilmiş insanlar eğitim görürlerdi. Fakat şimdi eğitim kitlelerin eğitimi haline geldi.
  33. Cahil kalma hürriyetimizi elimizden aldılar bu pislik doktorlar çünkü bunlar okullara ne kadar talebe yani yolacakları müşteri bulabilirlerse o kadar çok para kazanıyorlardı. Sağlık sektörü sahtekarlığı ile eğitim sektörü sahtekarlığı tamamen aynı yöntemi kullanır. Sözde sağlık sektörü insanı öldürmeden süründürmeyi hedefler ki ilaçlarını satabilsin. Okullar da sizi cahil olarak tanımlayıp en az 25 sene sistemin içinde tutup cahilliğinize cahillik katar. Siz hiç okuyarak cahillikten kurtulmuş birisini biliyor musunuz? Yoktur. Ancak o seçilmiş kişiler lisans alıp felsefe doktoru olunca cahillikten kurtulup sivilleri cahil olarak tanımlama yetkisini elde etmiş olurlar.
  34. Üniversiteler kuruldu. Eğitim standartlaştırıldı. Eğitimin tek amacı ölçmek oldu. Sınavlar testler ile bir sonraki seviyedeki sınavlara girme hakkı kazanmak için 25 sene bir sınavdan bir sınava gezip durursunuz ve eğitim sektörlerinin patronlarını zengin edersiniz. Eğitim insanlağın hayatını çalan bir suç örgütüdür.
  35. Eğitimin zorunlu olması ne demektir yaa? İnsanların hürriyetini ellerinden alıyorsunuz. Ha insanları günün belli saatlerinde hapse atmışsınız ha sınıf denen hücrelere atmışsınız. İkisi de bir insanını hürriyetinin elinden alınmasıdır ve suçtur.
  36. Eğitimden para kazanan geçimlerini eğitimden sağlayan hem öğretmen denen emekçiler hem de patronlar ve müfredatı vs tanımlayan daha yüksek seviyedeki otorite sahibi profesyonel doktorların tek amacı vardır, yolmak istedikleri müşterileri sistemin içinde mümkün olduğu kadar uzun müddet tutmak. Bu sebepten ders kitapları her sene biraz daha kalınlaşır. Benim yapay zeka ile çalışarak bir saatte öğrenebileceğim bir şeyi örgün eğitim bir sömestire yayar. Çünkü böyle para kazanıyorlar.
  37. Eğitim her ülkenin en değerli kaynağı olan çocuklarının ve gençlerinin en yaratıcı oldukları yıllarını haince çalar ve onlara sadece test çözmeyi öğretir. Hayatlarını karartır ondan sonra da ellerine bir kağıt parçası tutuşturup sokağa atar.
  38. Bu kağıt parçasına diploma derler. Nedir diploma? Diploma bir lisans değildir. Eğer eğitim bir meslek öğretseydi o zaman bir lisans verirdi ve siz de çıkıp mesleğinizi yapardınız. Hayır. Örgün eğitim değersiz bir kağıt parçası olan diploma verir. Yani bu örgün eğitimin hiçbir meslek öğretmeden insanların hayatını çalan bir saadet zinciri olduğunu gösterir.
  39. Aslında bir lisans verecek olsalardı "test çözme ustası" lisansı vermeleri gerekirdi. Ama onu da veremezler çünkü gerçek dünyada test çözme işi diye bir iş yoktur. Ama kuryelik diye son çare bir meslek vardır ve eğitim denen saadet zincirinden atılan insanların mesleğidir. Eğitim insanların hayatını çalan devlet destekli mafyatik bir suç örgütüdür.
  40. Peki Atatürk'le başladık. Türkiye'de ne olmuştu?
  41. Cumhuriyetten önce bizim profesyonel doktorlarımız yani din hocaları tarikatçılar vs eğitim adı altında çocukları kör ezbere dayalı din eğitimi veriyorladı. Göstermelik bir eğitim. Tam bir endoktrinasyon.
  42. Anlamadan ezberleyip papağan gibi tekralamaya dayalı bir sistem
  43. Atatürk durumu gördü ve dil devrimi ve eğitim devrimi ile ülkeye çağ atlattı, eğitimi seküler yaptı. Bu seküler eğitim yirmi yılda meyvalarını verdi.
  44. Şunu unutmamak gerekir: Anadolu bin yıldır Arap coğrafyası idi.
  45. Bu hikayeden anlaşılıyor ki, insan toplumunda bilgi paradan bile daha değerli bir metadır.
  46. Bilginin sahibi kim? Tarihin başlangıcından beri bilginin sahibi egemenlerin ajanı olan bir profesyonel sınıfın tekelinde olmuştur.
  47. Bu sanki, Ortaçağlara kadar böyleydi de sonra bilgi serbest dolaşımı geçti gibi algılanır. Hayır İnternet devrinde bile halk sadece kendisinin ulaşmasına izin verilen bilgilere ulaşabilir.
  48. Kimler nasıl ve hangi bilgiye ulaşabilir?
  49. Bilgiyi kim üretir, kim saklar ve kim satar? Bilgiyi kim dağıtır?
  50. Bilgiyi aynı profesyonel sınıf toptan istifler ve perakende olarak okullarda eğitim adı altında satar.
  51. Tarih boyunca cahil bırakılan yani bilgiye ulaşması ve bilinçlenmesi ve egemenlerin propaganda masallarını sorgulamaması gereken halk bilgiye ulaşmamalıdır.
  52. Burada başka bir konu da şu: insanların büyük çoğunluğu bu hayata bir kere geldiklerini bilirler ve içine doğdukları ortama ve şartlara uyum sağlayarak en mutlu şekilde yaşamak isterler. İnsanların çoğu egemenlerle uğraşmak istemez. Evlenip çocuk yapıp aile kurup yaşamak isterler. Eğer egemenler insanları bu minimum mutluluğa bile layık görmüyorsa o zaman sorun çıkartabilirler. Yoksa eğitim, eleştirel düşünce, felsefe, matematik, yıllar süren gereksiz bir kitap eğitimi daha doğrusu sınıf denen hapishanelerde zorla sürdürülen mahkumiyet halkın istediği bir şey değildir. Adam "ben çiftçiyim niye okula gideyim, benim kitap bilgisi ile ne işim var," diyor. "Çocuklarım bana yardım ediyor onları niye okula yollayayım" diyor. Adam haklı. Kitap eğitimi herkese göre değildir.
  53. Halka hep bir örnek eskimiş bilgiler kutsal bilgiler olarak verilmiştir. Bunları yapanlar da profesyonel doktorlardır. Dünyanın başına bela bu profesyonel doktorlar hâlâ aynı üniversitelerde kariyer yapmaktadırlar.
  54. Matbaa bilgiye ulaşmayı ucuzlatmış ve halk da büyük ölçüde kilisenin masallarına inanmaktan vazgeçmiştir. Daha doğrusu din insanlar için cevapsız sorulara otoriter cevaplar vererek insanları rahatlattığı için insanların dine ihtiyacı vardır ama kilise doktrininden istediklerini seçmişlerdir biraz akıllanınca.
  55. Tabii bu işler hep karşılıklı olur. Kurumlar her zaman instisnasız bireye üstün gelirler. İnsanlar kiliseninin masallarına uyanınca kilise da onların inanabileceği yeni masallar uydurmuştur.
  56. Bugün de mesela dinin binlerce yıl cevapladığı kozmoloji sorularına fizikçiler cevap üretirler. Yeni nesil anne babalarının dinini beğenmedikleri için fizik onlara "bilimsel" masallar anlatır onlar da big bang gibi masallara inanırlar çünkü onlara bilim olarak sunulur.
  57. İnternet bilgiye ulaşmayı neredeyse bedava yapmıştır ama internette serbest bilgi dolaşımı 10 yıl bile sürmemiştir. Ayrıca ucuz bilgi uğruna egemenlerin her anımızı her an ne yaptığımızı takip etmelerine gönüllü olarak izin vermişizdir.
  58. Şimdi de yapay zeka derin bilgiye ulaşmayı ucuzlatmıştır.
  59. Evet, Türkiye, Osmanlı adı altında, bin yıldır bir Arap coğrafyası olmuştur.
  60. Yine bilgi akışına bakalım. Ne tesadüftür ki, bilgi akışı da aynı para akışı gibi o toplumdaki en yüksek binaların sahiplerinden en alçak binalarda oturanlara doğru akar ve merkezden uzaklaştıkça değeri azalır. Wall Street bankalarındaki dolarlar tabii ki biz fakirlere gelen dolardan çok daha değerlidir. New York'da en fakir yemek kuponu ile kola alırken onun doları nerdeyse değersizdir.
  61. Anadolu'da da en büyük yapılar camilerdir. Bilgi de bu yapılardan tarikatlar yoluyla halka doğru akar. Halkın tek bilgi kaynağı o köyde herhalde tek okuma yazma bilen tarikat şeyhi ve tarikatçılardan gelir.
  62. […]

Reggio Emilia Approach

bu eğitimde "Reggio Emilia Approach" nedir açıklayabilir misin? İtalya'da alternatif bir okulmuş anladığım kadar, doğru mu?

Evet, doğru anlamışsın. “Reggio Emilia Approach” dediğin şey, İtalya’da ortaya çıkmış alternatif bir eğitim yaklaşımıdır. Adını da İtalya’daki Reggio Emilia şehrinden alır.

Yaklaşım özellikle okul öncesi eğitimde (3–6 yaş) çok etkili olmuş ve bugün dünyanın birçok yerinde uygulanıyor.

Temel fikir şu:

> Çocuk pasif bir öğrenci değil; araştıran, merak eden, kendi düşüncelerini üreten aktif bir kişidir.

Bu yaklaşım II. Dünya Savaşı sonrası İtalya’da gelişiyor. En önemli isimlerinden biri Loris Malaguzzi.

Reggio Emilia yaklaşımının temel özellikleri

1. Çocuk merkezli eğitim

Öğretmen sürekli anlatan kişi değil.

Çocukların:

  • neye ilgi duyduğu,
  • neyi merak ettiği,
  • hangi soruları sorduğu

eğitimin yönünü belirliyor.

Mesela çocuklar gölgelerle ilgilenmeye başladıysa, haftalarca “ışık ve gölge” üzerine çalışmalar yapılabiliyor.

2. Proje temelli çalışma

Dersler klasik “şimdi matematik zamanı” gibi sert bölünmüyor.

Uzun süreli projeler oluyor:

  • su,
  • bitkiler,
  • şehir,
  • hayvanlar,
  • sesler,
  • hareket,
  • gökyüzü

gibi konular etrafında araştırma yapılıyor.

Çocuklar:

  • çiziyor,
  • maket yapıyor,
  • konuşuyor,
  • deney yapıyor,
  • fotoğraf çekiyor,
  • birlikte tartışıyor.

3. “Yüz dil” fikri

Reggio Emilia’nın en meşhur kavramlarından biri “çocuğun yüz dili”dir.

Buradaki fikir:
Çocuk sadece konuşarak öğrenmez.

Kendini:

  • resimle,
  • hareketle,
  • oyunla,
  • müzikle,
  • heykelle,
  • hikâyeyle,
  • dramatizasyonla

da ifade eder.

Yani sanat eğitim sisteminin kenarında değil, merkezindedir.

. Ortamın öğretmen olması

Reggio Emilia’da sınıf çok önemlidir.

Hatta şöyle derler:

  • birinci öğretmen: yetişkin,
  • ikinci öğretmen: diğer çocuklar,
  • üçüncü öğretmen: çevre/sınıf.

Bu yüzden sınıflar:

  • doğal ışıklı,
  • estetik,
  • düzenli,
  • keşfe açık

tasarlanır.

Birçok Reggio okulunun içi küçük sanat atölyesi gibi görünür.

5. Öğretmenin rolü

Öğretmen bilgi aktaran otorite değil;
daha çok:

  • gözlem yapan,
  • soru soran,
  • çocuğun düşünmesini teşvik eden,
  • süreci belgeleyen

kişidir.

Öğretmenler çocukların söylediklerini not eder, fotoğraf çeker, çalışmalarını arşivler.

Montessori ile farkı ne?

İnsanlar sık sık Maria Montessori yaklaşımıyla karıştırıyor.

Kabaca:

Montessori Reggio Emilia
-------------------------- ---------------------------------
Daha yapılandırılmış Daha açık uçlu
Belirli materyaller önemli Yaratıcılık ve proje önemli
Bireysel çalışma ağırlıklı İşbirliği ağırlıklı
Hazır eğitim sistemi Süreç çocuklara göre şekilleniyor

Montessori’de sistem biraz daha net ve düzenlidir; Reggio Emilia’da ise spontane gelişen projeler daha merkezde olur.

Eleştiriler

Bu yaklaşım çok seviliyor ama bazı eleştiriler de var:

  • çok iyi eğitimli öğretmen gerektiriyor,
  • uygulaması pahalı olabiliyor,
  • büyük sınıflarda zor,
  • bazen akademik yapı zayıf bulunabiliyor.

Özellikle “tamamen serbest bırakılmış çocuk” eleştirisi bazen yapılıyor; ama gerçek Reggio okulları aslında tamamen kontrolsüz değildir.

Etkisi

Bugün:

  • Avrupa,
  • ABD,
  • Kanada,
  • Avustralya

gibi yerlerde birçok okul kendini “Reggio inspired” diye tanıtıyor.

Yani birebir aynı sistemi uygulamasa bile, bu yaklaşımın fikirlerinden etkileniyorlar.

İstersen sana ayrıca:

  • gerçek bir Reggio sınıfının nasıl göründüğünü,
  • bir günlük program örneğini,
  • Montessori–Waldorf–Reggio farklarını,
  • bu yaklaşımın felsefi arka planını

da anlatabilirim.

Türkiye'de de bu "reggio inspired" okullardan var mıdır, bilgin var mı?

Evet, Türkiye’de de kendini “Reggio Emilia inspired” (Reggio Emilia’dan ilham alan) diye tanımlayan okullar var. Ama önemli bir nokta şu:

Türkiye’deki okulların çoğu birebir “orijinal Reggio Emilia sistemi” uygulamıyor; daha çok:

  • çocuk merkezli eğitim,
  • proje temelli öğrenme,
  • sanat ve atölye çalışmaları,
  • doğa odaklı etkinlikler

gibi fikirlerden etkileniyorlar.

Özellikle anaokulu seviyesinde yaygın.

Mesela şu okullar açık şekilde Reggio Emilia yaklaşımından bahsediyor:

  • ATAŞEHİR ATÖLYE KUŞAĞI ANAOKULU
  • Özel Bademli Emilia Garden Anaokulu
  • Meşepalamudu Çocuk Evi
  • MİA Anaokulları Ataşehir
  • PastelKöy Preschool | Pastel Köy Çayyolu Alacaatlı Ümitköy İncek Kreş Anaokulu
  • Yaşambilim Anaokulu
  • uNiK International School

Özellikle İzmir’deki Yaşambilim Anaokulu sitesinde doğrudan “Reggio Emilia ilhamlı” ifadesi kullanılıyor. ([Yaşambilim Anaokulu][1])

İstanbul’daki uNiK International School ise yaklaşımı oldukça merkezî şekilde kullandığını söylüyor. ([unik.school][2])

Bir de ilginç bir şey:
Türkiye’de bazen şu yaklaşımlar birbirine karışabiliyor:

  • Montessori,
  • Waldorf,
  • Orman okulu,
  • Reggio Emilia.

Bazı okullar aslında birkaç yaklaşımı birlikte kullanıyor. Mesela:

  • ForestKids International Preschool daha “orman okulu” çizgisinde,
  • Every Child a universe Kindergarten Waldorf etkili,
  • Erik Ağacı Montessori Anaokulu Montessori çizgisinde.

Ama hepsinde ortak bir “alternatif eğitim” atmosferi görebiliyorsun.

Şunu da söylemek lazım: Türkiye’de “Reggio inspired” ifadesi bazen pazarlama amacıyla da kullanılabiliyor. Gerçekten yaklaşımı derin şekilde uygulayan okullarla, sadece dekorasyonu “doğal ahşap” yapıp Reggio diyenler arasında fark olabiliyor.

Gerçekten yaklaşımı anlayıp uygulayan bir okulda genelde şunları görürsün:

  • çocuk projelerinin duvarlarda belgelenmesi,
  • öğretmenin sürekli anlatmaması,
  • sanat atölyeleri,
  • açık uçlu materyaller,
  • çocukların sorularından doğan projeler,
  • velinin sürece katılması,
  • estetik sınıf düzeni.

İstersen sana ayrıca:

  • “gerçekten Reggio ruhuna yakın okul nasıl anlaşılır?”,
  • Montessori–Reggio–Waldorf’un Türkiye’deki uygulama farkları,
  • bu okulların çocuk üzerinde ne tür etkileri olduğu

gibi konuları da anlatabilirim.

[1]: https://www.yasambilimanaokulu.com/?utm_source=chatgpt.com "Yaşambilim Anaokulu | Bornova Anaokulu | Yeşilova, Bornova/İzmir, Türkiye"
[2]: https://unik.school/?utm_source=chatgpt.com "uNiK International School | Reggio Emilia | Etiler İstanbul"

Peki, bu biraz idealist eğitim sistemi gibi görünüyor. Çünkü bir aşamada, talebeleri sınavlara hazırlamak gerekiyor, o zaman idealizmle gerçek çarpışıyor olacaktır. Yani bu yaklaşımı pek gerçekçi bulmadım, sence?

Bu çok sık yapılan ve oldukça ciddi bir eleştiri aslında. Reggio Emilia yaklaşımı özellikle küçük yaşlarda çok etkileyici görünürken, “peki sonra ne olacak?” sorusu hemen ortaya çıkıyor.

Sorunun merkezinde şu gerilim var:

  • bir tarafta merak, yaratıcılık, özgür keşif,
  • diğer tarafta sınav sistemi, müfredat, ölçme-değerlendirme, rekabet.

Ve evet, birçok ülkede — Türkiye dahil — bu iki dünya bazen çatışıyor.

Ama burada birkaç farklı nokta var.

İlk olarak, Reggio Emilia yaklaşımı esas olarak okul öncesi eğitim için geliştirilmiş bir modeldir. Yani asıl hedefi:

  • 3 yaşındaki çocuğu sınava hazırlamak değil,
  • düşünmeye,
  • ifade etmeye,
  • soru sormaya,
  • ilişki kurmaya

alıştırmaktır.

Bu yüzden savunucuları şöyle der:

> “Erken çocukluk döneminde çocuğun merakını öldürmeyelim; akademik hız sonra da kazanılabilir.”

Gerçekten de bazı araştırmalar küçük yaşta aşırı akademik baskının uzun vadede öğrenme isteğini azaltabildiğini gösteriyor.

Ama senin işaret ettiğin problem yine de gerçek:
Bir çocuk 10–12 yaşından sonra merkezi sınav sistemine giriyorsa, sadece açık uçlu projelerle ilerlemek zorlaşıyor.

Bu yüzden pratikte üç model ortaya çıkıyor:

  1. Tam alternatif sistemler
    Genelde küçük, pahalı ve elit okullar.
    Üniversiteye geçiş için farklı yollar kullanıyorlar.
  2. Hibrit sistemler
    Küçük yaşta Reggio/Montessori tarzı,
    ilerleyen yıllarda klasik akademik modele geçiş.
  3. “Vitrin alternatifi”
    Dışarıdan yaratıcı görünen ama aslında normal okul olan sistemler.

Türkiye’de çoğu okul ikinci veya üçüncü kategoriye yakın.

Senin “idealizm” hissin biraz da şuradan geliyor olabilir:
Bu yaklaşımlar bazen insan doğasının sadece yaratıcı tarafını vurguluyor gibi görünür. Ama gerçek hayatta:

  • disiplin,
  • tekrar,
  • ezber,
  • teknik beceri,
  • sınav pratiği

de gerekiyor.

Mesela:

  • piyano öğrenirken etüt,
  • matematikte problem çözme rutini,
  • dil öğrenirken tekrar,
  • fizik çalışırken formül pratiği

kaçınılmaz oluyor.

Yani yalnızca “özgür keşif” yeterli değil.

Öte yandan klasik eğitim sisteminin de ciddi sorunları var:

  • aşırı standartlaşma,
  • merakı öldürme,
  • korku temelli öğrenme,
  • sadece sınav performansına indirgeme.

Bu yüzden birçok eğitimci şunu arıyor:

> “Hem yaratıcılığı koruyalım hem akademik ciddiyeti kaybetmeyelim.”

En zor denge de bu zaten.

Bence Reggio Emilia’yı “tam çözüm” gibi değil de, klasik eğitimin eksik bıraktığı bazı şeyleri hatırlatan bir yaklaşım olarak görmek daha gerçekçi olabilir. Özellikle:

  • küçük çocukların düşünme kapasitesi,
  • estetik çevrenin önemi,
  • öğrenmenin sosyal yönü,
  • sanatın bilişsel değeri

konularında güçlü tarafları var.

Ama merkezi sınav sistemine sahip toplumlarda tek başına uygulanması gerçekten zorlaşıyor.

eğitim italyanlar benim yapmak istediğimi zaten yapmışlar

What is the Reggio Emilia approach?

A popular tenet of the approach is that children are curious learners from birth.
Classrooms are full of light and natural materials and are organized around communal spaces known as piazzas, where children are encouraged to explore, touch and create. Children participate in ‘ateliers’ using materials like paint and clay as means of self-expression.
Each day begins with what Malaguzzi called “the children’s parliament,” a moment when children are encouraged to speak and listen and the day’s activities are decided.

The children work in small groups, learning together, “so there are no me and others, but a continuous interaction between the me and the others to build a we,” said Maddalena Tedeschi, president of [Reggio Children](https://archive.is/o/rkoW0/https://www.reggiochildren.it/en/), an international center that researches and promotes the approach.

https://www.reggiochildren.it/en/reggio-emilia-approach/

burada yapılabilir mi hiç zannetmiyorum ama teorik olarak yazabiliriz

yani her çocuk bir cevherdir örgün eğitimin tek bir amacı vardır bu cevheri yok etmek

Vay be örgün eğitim belası benim zannettiğimden de daha korkunç

Google AI cevabı

Örgün eğitim, resmi eğitim kurumlarında (okullarda) belirli bir yaş grubuna yönelik, müfredata bağlı, planlı ve yüz yüze yürütülen geleneksel eğitim sistemidir.

Okul öncesi, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteyi kapsayan bu süreç, hiyerarşik ve ardışık bir yapıya sahiptir ve derslere devam zorunluluğu vardır.

Örgün Eğitimin Temel Özellikleri

  • Kurumsal yapı: Okul çatısı altında, fiziksel ortamlarda gerçekleşir
  • Müfredat ve Program: Milli Eğitim Bakanlığı veya üniversitelerce önceden belirlenen ders programları uygulanır.
  • Yaş Grubu: Bireylerin yaşlarına ve seviyelerine göre kademelendirilmiştir.
  • Devam zorunluluğu: Derslere katılım zorunludur.
  • Süreklilik: İlkokul ve ortaokul düzeyinde zorunludur, kademeli ilerleyiş içerir.

Örgün Eğitim Kademeleri

  1. Okul öncesi eğitim
  2. İlköğretim (İlkokul + Ortaokul)
  3. Ortaöğretim (Lise)
  4. Yükseköğretim (Üniversite)

Yaygın eğitimden (kurslar, halk eğitim vb) farkı, belirli bir yaş grubunu hedeflemesi ve formal, hiyerarşik bir okul düzeni içinde olmasıdır.


Bunlardan anlıyoruz ki okul sisteminin okul sektörünün amacı eğitmek falan değil, her bürokrasi gibi giderek büyüyerek varlığını sürdürmektir.

Bu eğitim sektörü ayrıca bir tekeldir ve devlet korumalı bir tekeldir.

İnsanları zorunlu olarak her gün okula gitmeye zorlamak ne demek yaa

Resmen insanları hayatını çalıyorlar

Neden? Hiçbir makul sebebi yok. Belki ben okula gidip test çözmeyi öğrenmek yerine futbol oynamak istiyorum. Neden futbol oynayamıyorum? Neden devlet ve eğitim sektörü futbolu veya sporculuğu geçerli ve iyi bir kariyer yolu olarak kabul etmiyor.

Sporcu olacaksan da bizim hapishanelerde dirsek çürütüp bizip spor okullarına gideceksin ondan sonra belki jimnastik hocası olursun

Peki Arda Güler gibi bir çocuk bu zalim sistemden nasıl kurtulmuş da şimdi Real Madrid'de futbol oynuyor.

Eğitim sistemi açısından Arda Güler büyük bir başarısızlıktır. Çünkü başarı üç harfli sınavlardan birinde listeye girmek ve hatta "Türkiye birincisi" olmaktar, başarı budur, o zaman "gururumuz Arda güler" diye okul duvarlarına vesikalık resminiz asılacaktı. Ama çocuk dünya çapında futbol oynuyor ama test çözmesini bilmiyor.

Eğitim denen bu zorbalığın gerçek yüzü ifşa edilmelidir.

Bir ülkenin en değerli kaynayı insan kaynağı ise bu asalak sektör, tek amacı kendini devam ettirmek olan asalak sektör çocukların hayatını çalmaktan başka bir iş yapmıyor.

Eğitim zorunlu ne demek ya? Neden zorunlu? Belki ben eğitim almak istemiyorum.

Zaten verilen eğitim kitap eğitimi. Modası geçmiş çürümüş bir müfredat öğretiliyor.

Neden? Çünkü bu sistemi tasarlayanlar kendilerine doktor denilen profesyonel rahipler.

Devletten bu tekeli kopartmışlar ve eğitimi de zorunlu yaparak kendilerine ekmek parası çıkartıyorlar. Tabii patronlar ekmek parasından çok daha fazlasını çıkartıyor.

Zaten çoğu kurumsal. Eğitim örgün saadet zinciri desek daha anlamlı olur

örgün - formal demekmiş

Biri işi gerçekleştirmek amacıyla türlü ve düzenli görevler yapan organlardan oluşan.

örgün eğitim : 1. Kişilerin hayata atılmadan, iş ve meslek kollarında çalışmaya başlamadan önce okul veya okul niteliği taşıyan yerlerde, genel ve özel bilgiler bakımından yetişmelerini sağlamak amacıyla belli kanunlara göre düzenlenen eğitim; formel eğitim

  1. Düzenli, planlı, yöntemli biçimde verilen herhangi bir eğitim

Eğitim sektörü

  • eğitim sektörünün amacı tek tip insan yetiştirmek
  • bu tek tip insan da en düşük ortalamaya ayarlanmış bir tek tip
  • fakat dün 260510 tali monolog çektim orada bu sistemden istisnalar da çıktığını söyledim
  • aslında her çocukta aynı cevher var eğitim bu cevheri öldürüyor
  • işte arda güler gibi bir çocuk bu korkunç sistemden kendini kurtarabilmiş nasıl yapabilmiş bilmiyorum
  • aslında arda güler bir başarısızlık sembölü
  • bu eğitim sisteminde türkiyede başarı nasıl ölçülüyor başarı üç harfli sınavlardan birinde türkiye çapında birinci olmuşsanız bu büyük başarı olarak kabul ediliyor ve okulun duvarlarına "büyük gururumuz" diye resminiz asılıyor
  • bir çocuğun ulaşabileceği in büyük başarı
  • yanı arda güler şu anda real madrid'te futbol oynuyor dünyanın bir efsane olma yolunda ama başarısız şu anda evde oturup test çözüyor olması gerekirdi
  • anlamamız gereken bu her çocukta aynı cevher var ama farklı konularda kimisinde müzik cevheri var kimisinde fizik matematik veya edebiyat cevheri var kimisinde girişimcilik cevheri var ama eğitim bu çocukların bu cevlerlerini bu potansiyellerini gerçekleştiremesinler diye onlara test çözmeyi dayatıyor
  • korkunç bir sistem resmen bir ülkenin insan kaynakları bir ülkenin en değerli varlıkları heba ediliyor
  • bir yerlerde doğal gaz veya petrol bulunce bu ülkenin bir değeri bir kaynağı oluyor peki siz bu petrolü çıkartıyorsunuz ondan sonra hiç kullanmadan gömüyormusunuz veya altın çıkartıyorsunuz veya buğday ekiyorsunuz bunları ürettikten sonra çöpe mi atıyorsunuz
  • ama en değerli varlıklarınız olan çocukların hayatını çöpe atıyorsunuz
  • hepsi ayrı bir cevher olan çocukların hayatı çalınıyor
  • çünkü eğitim bir sektördür bildiğimiz sektör talebeler de bu sestörün müşterileridir
  • söktörün para kazanabilmesi için patronların para kazanabilmeleri için müşterilerin sistemde mümkün olduğu kadar uzun kalmaları gerekiyor bunun için de bu sınavlar sistemi var
  • aslında eğitim bir saadet zinciridir
  • talebelere bu sistemden geçip elinize tutuşturulan diploma denen kağıt parçasını alınca büyük işler bulacağınız ve zengin ve mutlu bir hayatınız olacağı vaad edilir
  • fakat bu yalandır size sadece test çözmek öğretilir ama gerçek hayatta test çözmek diye bir iş yoktur
  • bütün eğitim hayatınız boyunca bir üst seviyedeki sınavları girme hakkı kazanmak için durmadan sınnavlara girersiniz bu tam da saadet zincirinin tanımıdır

Betül Çotuksöken'in kitabı

  1. Antropontolojinin ışığında eğitim adlı bir kitap yazmış, bunu Chatgpt ile konuştuk, ilginç bir sohbet oldu.

Antropontoloji kelimesinin anlamı

Betül Çotuksöken'in Antropontolojinin Işığında Eğitim Felsefesi adlı kitabını aldım. Kitap gelince ancak kitabının isminin Antropoloji Işığında Eğitim Felsefesi olmadığını gördüm. Bu antropontoloji kelimesini hiç duymamıştım. Nedir anlamı?

Bu kelime gerçekten alışılmadık; şaşırmanız çok normal. “Antropontoloji” yaygın bir felsefe terimi değil; anladığım kadarıyla Betül Çotuksöken’in özellikle geliştirdiği bir kavram. Kendisi bunu bazen “insan-varlıkbilgisi” diye de açıklıyor. ([Seckin][1])

Kelimeyi parçalarsak daha anlaşılır oluyor:

  • “antropos” (Yunanca): insan
  • “ontoloji”: varlıkbilgisi, var olanı inceleme

Yani “antropontoloji”, kabaca:

> “İnsanı merkeze alan varlık felsefesi”
> veya
> “İnsanın varlık içindeki yerini araştıran ontoloji”

demek.

Fakat burada önemli nokta şu: Bu sadece klasik “antropoloji” değil. Antropoloji daha çok insanı bilimsel/kültürel/toplumsal açıdan inceler. Antropontoloji ise daha felsefi bir soru soruyor:

  • İnsan nasıl bir varlıktır?
  • İnsan dünyayla nasıl ilişki kurar?
  • Dil, düşünme, eylem ve bilgi insanı nasıl oluşturur?
  • İnsan “arada olan” bir varlık mıdır?

Çotuksöken’in metinlerinde sık geçen fikirlerden biri, insanın “arada olan” bir varlık olması. Yani insan:

  • doğa ile kültür arasında,
  • nesneler ile anlam arasında,
  • düşünme ile eylem arasında,
  • birey ile toplum arasında

bir tür “ilişki kuran varlık” olarak ele alınıyor. ([Seckin][1])

Bu yüzden “Antropoloji Işığında Eğitim Felsefesi” deseydi daha klasik bir başlık olurdu. “Antropontoloji” diyerek daha özel ve ontolojik/felsefi bir çerçeve kast ediyor.

Şu ifade aslında iyi bir özet:

> “Antropontoloji ya da İnsan-Varlıkbilgisi” ([Seckin][1])

Yani kitabı okurken “antropontoloji”yi zihninizde büyük ölçüde:

  • “insan ontolojisi”
  • “insan-varlıkbilgisi”
  • “insanı merkez alan varlık anlayışı”

gibi düşünebilirsiniz.

İsterseniz kitabın giriş kısmından bir paragrafı birlikte çözümleyebiliriz; çünkü bu tür terminoloji ilk başta biraz yoğun gelebiliyor.

[1]: https://www.seckin.com.tr/kitap/antropontoloji-ya-da-insan-varlikbilgisi-betul-cotuksoken-s-p-159233517?utm_source=chatgpt.com "Antropontoloji ya da İnsan Varlıkbilgisi, Betül Çotuksöken - Kitap"

İnsan ve birey konusu

Bence çirkin bir kelime olmuz, biraz zorlama geldi bana. Ama kitap ilginç görünüyor.

Ayrıca bu konuda "insan" kelimesinin kullanılması da problemli olabilir. Çünkü "insan" diye bir "entity", bir "varlık" yok. Yani insanlık bir varlık değil. Sadece bireyler var. Belki, bireyi inceleyip ideal ve ortalama bir insan bireyine yansıtabiliriz. Yani, her bireyde ortak olan özellikleri belirlemek gibi. Bu konuda fazla derinlere inmek istemiyor şu anda, belki kısa bir şeyler söylemek istersin…

Evet, bu itirazınız felsefede oldukça ciddi ve köklü bir tartışmaya dokunuyor. “İnsan” dediğimiz şey gerçekten bağımsız bir varlık mı, yoksa sadece tek tek bireylere verdiğimiz ortak bir ad mı?

Sizin söylediğiniz görüş, kabaca nominalizme yakın duruyor:

  • Gerçek olan tek tek bireylerdir.
  • “İnsanlık”, “ağaçlık”, “adalet” gibi genel kavramlar zihinsel soyutlamalardır.
  • “İnsan” diye tek başına dolaşan bir öz yoktur.

Bu yaklaşımın güçlü yanı şu:
Gerçek deneyimde hep bireylerle karşılaşırız. Ahmet vardır, Ayşe vardır; ama “İnsanlık” diye masada duran bir şey yoktur.

Buna karşılık başka filozoflar şöyle der:
Eğer ortak hiçbir şey yoksa, neden bütün bu bireyleri “insan” kategorisinde topluyoruz? Demek ki ortak bir yapı, form veya özden söz etmek tamamen anlamsız olmayabilir.

Bu tartışma:

  • Platon’un ideaları,
  • Aristoteles’in tür anlayışı,
  • Orta Çağ’daki tümeller tartışması,
  • modern dönemde nominalizm,
  • hatta çağdaş dil felsefesi

gibi alanlara kadar uzanıyor.

Sizin cümleniz özellikle dikkat çekici:

> “Belki bireyi inceleyip ideal ve ortalama bir insan bireyine yansıtabiliriz.”

Bu aslında Aristotelesçi bir yaklaşımı andırıyor. Yani:

  • elimizde tek tek bireyler var,
  • fakat akıl onların ortak yapılarını soyutlayabiliyor.

Burada “insan” bağımsız bir metafizik nesne olmak zorunda değil; ama tamamen keyfi bir isim de olmayabilir.

Bu mesele eğitim felsefesi açısından da önemli. Çünkü:

  • Eğer “insan doğası” diye bir şey yoksa,
  • eğitimin evrensel hedeflerini belirlemek zorlaşır.

Örneğin:

  • “İnsan akıl sahibi bir varlıktır.”
  • “İnsan özgürleşmelidir.”
  • “İnsan etik gelişime açıktır.”

gibi eğitim idealleri, bir ölçüde ortak insan yapısı varsayar.

O yüzden Çotuksöken’in “antropontoloji” gibi bir kavram üretmesi muhtemelen tam da bu soruya dayanıyor:

> İnsan dediğimiz varlık tarzı nedir?

Ama sizin sezginiz de güçlü:
“İnsan” kavramını kullanırken sanki bağımsız bir varlıktan söz ediyormuşuz gibi konuşma tehlikesi her zaman var.

Eğitim konusu

İlginç konular. Evet temel konularından biri eğitim gibi görünüyor. Ben eğitim denen şeyi bireyi programlama sistemi olarak görüyorum. Tabula rasa konusu var ya. İnsan bütün hayvanlarda olan fabrika ayarı programla zaten doğuyor. Bu "içgüdü" de denen şey, belki algoritma da diyebiliriz, bireyin hiç bilmediği, daha önce deneyimlemediği bir ortama (doğduğu ortam) uyum sağlayıp kendi başına bağımsız bir organizma olarak yaşamını sürdürebilmesi için yapması gereken her şeyi içeren bir program. Fakat insanlar dil öğrendiği için, içgüdü ile yaşayamazlar, yeniden programlanmaları gerekir. Eğitim de budur. Yani, doğa ortamında sadece içgüdü yeterliyken, insan toplumunda yaşamak için dil ile programlanmak gerekir. Bu konuları inceleyen bildiğin filozoflar var mı?

Evet, anlattığınız çerçeve birkaç farklı felsefi ve bilimsel geleneğe temas ediyor. Özellikle şu fikir dikkat çekici:

> İnsan biyolojik olarak doğar ama toplumsal olarak “yeniden kurulmak” zorundadır.

Bu düşünceyi farklı biçimlerde ele alan birçok düşünür var. Tam sizin söylediğiniz gibi söylemeseler de oldukça yakın noktalar var.

Mesela Arnold Gehlen çok yakın bir isim. Gehlen’e göre insan:

  • içgüdüleri bakımından “eksik” bir canlıdır,
  • doğaya tam uyumlu hazır programlarla gelmez,
  • bu yüzden kurumlar, dil, gelenek ve eğitim üretmek zorundadır.

Onun ünlü fikri:

> İnsan “eksik varlık”tır (Mängelwesen).

Hayvan çevresiyle doğal olarak uyumludur; insan ise kültür üretmek zorunda kalır. Bu, sizin “yeniden programlama” düşüncenize oldukça yakın.

Bir başka çok yakın isim Lev Vygotsky. Ona göre zihnin yüksek işlevleri biyolojik olarak hazır gelmez; dil ve toplumsal etkileşimle oluşur. İnsan düşünmeyi bile toplum içinde öğrenir. İç konuşma, kavramlar, mantıksal düşünce — bunlar kültürel araçlarla inşa edilir.

Jean Piaget ise çocuğun dünyayı aktif biçimde yapılandırdığını savunur. Tam “programlama” demez ama zihinsel yapıların gelişimini inceler.

Dil meselesi açısından Ludwig Wittgenstein de önemli olabilir. Özellikle geç döneminde:

  • anlamın kullanım içinde oluştuğunu,
  • dilin bir “yaşam biçimi”ne bağlı olduğunu,
  • düşünmenin toplumsal pratiklerden ayrı olmadığını

savunur. Burada insan, dile girerek toplumsal dünyanın içine girer.

Sizin söylediğiniz şeye en radikal biçimde yaklaşanlardan biri ise Michel Foucault olabilir. Foucault için eğitim kurumları:

  • sadece bilgi veren yerler değildir,
  • bireyleri şekillendiren,
  • normalize eden,
  • disipline eden
    mekanizmalardır.

Yani “eğitim = programlama” düşüncenizin politik/toplumsal boyutunu onda bulabilirsiniz.

Bir de B. F. Skinner var. Davranışçılıkta insan davranışı büyük ölçüde koşullandırma ile açıklanır. Skinner toplumun bilinçli biçimde davranış mühendisliği yapabileceğini düşünüyordu. Bu sizin “algoritma/program” dilinize oldukça yakın duruyor.

Ama sizin düşüncenizde bence özellikle önemli olan nokta şu:

  • İnsan tamamen tabula rasa değil.
  • Tam tersine, biyolojik bir “başlangıç sistemi” ile geliyor.
  • Fakat dil ortaya çıkınca bu biyolojik sistem artık yeterli olmuyor.
  • Toplumsal yaşam için ikinci bir katman gerekiyor.

Bu fikir bana biraz:

  • biyoloji + kültür birleşimi,
  • içgüdü + sembolik düzen,
  • organizma + dilsel yeniden yapılanma

şeklinde bir model çağrıştırıyor.

Bu yüzden sizin ilginizi özellikle şu alanlar çekebilir:

  • felsefi antropoloji,
  • biyodilbilim,
  • evrimsel psikoloji,
  • kültürel evrim,
  • eğitim felsefesi,
  • dil felsefesi.

Özellikle Gehlen’i sevme ihtimaliniz yüksek gibi görünüyor. Çünkü onun temel sorusu neredeyse şu:

> “Neden insanın kültüre ihtiyacı var?”

Geometri ve ontoloji

Harika kaynaklar verdin, teşekkür ederim. Senin üç saniyede bulduğun kaynakları okuyup incelemek yıllar alabilir. Galileo incelememizden ne kadar farklı değil mi? Galileo'da geometrinin kesinliği insana güven veriyor sanki. Ama insanın kendisine baktığımızda durum çok daha karmakarışık görünüyor. Bundan çıkan sonuç da bireyin kendini anlaması için yeterli zamanı yok. Kuşaklar boyu filozoflar net bir sonuca varamamışlar.

Evet, çok güzel ifade ettiniz bunu. Galileo’da insan bazen şöyle hissediyor:

> “Tamam, burada sağlam bir şey var.”

Çünkü geometrik ilişkiler:

  • kişiden bağımsız,
  • tekrar edilebilir,
  • ölçülebilir,
  • oranlarla ifade edilebilir.

Bu yüzden siz zaten daha önce “doğa oranlarla bilinir” düşüncesine ilgi duyduğunuzu söylemiştiniz; Galileo okurken o güven hissi gerçekten geliyor. Özellikle hareketi oranlara indirgediğinde dünya bir anda anlaşılır hale geliyor.

Ama insan söz konusu olduğunda inceleyen ile incelenen aynı varlık oluyor. Burada büyük bir problem çıkıyor:

  • İnsan hem özne,
  • hem nesne.

Bir taş kendisini incelemiyor. Ama insan kendisini inceliyor. Üstelik:

  • dilin içinden düşünüyor,
  • toplumun içinden düşünüyor,
  • tarihsel koşulların içinden düşünüyor.

Bu yüzden insan araştırmaları sürekli “yansımalı” hale geliyor. Filozof sadece insanı incelemiyor; kendi düşünme aracını da kullanıyor. Bu da kesinliği zorlaştırıyor.

Bir de sizin söylediğiniz çok önemli:

> “Bireyin kendini anlaması için yeterli zamanı yok.”

Bu aslında oldukça derin bir varoluş problemi. İnsan:

  • dünyaya kısa süreli geliyor,
  • sınırlı deneyim topluyor,
  • ama anlamaya çalıştığı şey kendisinden çok büyük:
    • dil,
    • toplum,
    • tarih,
    • bilinç,
    • kültür,
    • etik,
    • ölüm,
    • bilgi…

Bu yüzden felsefe biraz kuşaklar arası bir proje gibi ilerliyor. Tek bir insan tamamlayamıyor. Belki matematikte bile bu kısmen doğru ama insan konusunda çok daha belirgin.

Galileo’nun fiziğinde:

  • bir deney yapılabiliyor,
  • tekrar edilebiliyor,
  • sonuç netleşebiliyor.

Ama insan konusunda:

  • insan değişiyor,
  • toplum değişiyor,
  • dil değişiyor,
  • kavramlar değişiyor.

Dolayısıyla burada “kesin sonuç” yerine çoğu zaman:

  • perspektifler,
  • modeller,
  • yorum çerçeveleri

ortaya çıkıyor.

Belki bu yüzden bazı düşünürler matematiğe hayran olmuşlardır. Baruch Spinoza örneğin etiği bile geometri yöntemiyle kurmaya çalıştı. Ethics kitabını neredeyse Öklid gibi yazdı:

  • tanımlar,
  • aksiyomlar,
  • önermeler…

Sanki insan dünyasına da geometrik kesinlik getirmek istiyordu.

Ama sonra modern dönemde birçok düşünür şunu fark etti:

> İnsan, geometrik nesne gibi davranmıyor.

Belki sizin “eğitim = yeniden programlama” düşünceniz bile bu yüzden ilginç:
Çünkü burada insanı tamamen mistik veya belirsiz görmek yerine, en azından bazı yapısal süreçleri tarif etmeye çalışıyorsunuz:

  • biyolojik başlangıç,
  • dilsel yeniden yapılanma,
  • toplumsal programlama,
  • kültürel aktarım…

Yani tamamen kaos değil; ama Galileo’daki kadar temiz ve ölçülebilir de değil.

Antropontoloji kelimesinin yazılışı

Çok doğru. Peki, kitabın ismini "Antropontoloji Işığında Eğitim Felsefesi" deseymiş daha doğru olmazmıymış? "Antropontolojinin Işığında Eğitim Felsefesi" bence gereksiz olmuş. "Antropontoloji" yetermiş. "Antropontolojinin" demeye gerek yok. Katılır mısın? Ayrıca, ortada fazladan bir "o" olması gerekir, estetik sebeplerden onu atmış, yani aslında, "Antropo-ontoloji" demek istemiyor mu? Veya, birleşik yazarsak, Antropoontoloji. Evet, bu yazım daha da çirkin oldu. Bence en iyisi tire ile yazmak olurdu: Antropo-ontoloji. Ne diyorsun?

Evet, dilsel ve estetik açıdan söyledikleriniz oldukça makul geliyor bana. Özellikle Türkçede uzun tamlamalar bazen kavramı ağırlaştırabiliyor.

“Antropontoloji Işığında Eğitim Felsefesi”
ile
“Antropontolojinin Işığında Eğitim Felsefesi”

arasında ince bir fark var.

İkincisi (“-nin”li hali) daha akademik ve sahiplik belirten bir yapı:

> “Antropontolojinin sunduğu perspektif ışığında…”

gibi.

Birincisi ise daha akıcı ve sloganvari:

> “Antropontoloji perspektifinden eğitim felsefesi”

hissi veriyor.

Bence sizin sezdiğiniz şey şu:
“Antropontoloji” zaten yeterince ağır ve teknik bir kelimeyken, bir de genitif eki (“-nin”) eklenince başlık fazla yoğunlaşıyor. Özellikle kapağa bakınca ritim biraz sertleşiyor:

  • An-tro-pon-to-lo-ji-nin…
    oldukça uzun bir ses dizisi.

Öte yandan akademik Türkçede bu tarz kullanımlar çok yaygın:

  • “Fenomenolojinin Işığında…”
  • “Hermeneutiğin Açısından…”
  • “Ontolojinin Temelleri…”

Bu yüzden kulağa biraz tez başlığı gibi geliyor olabilir.

“O” meselesinde ise bence çok keskin bir gözlem yaptınız. Evet, kelimenin kökü muhtemelen gerçekten:

  • anthropo-
  • ontology

birleşimi.

Yani etimolojik olarak:

> anthropo-ontology
> antropo-ontoloji

beklenirdi.

Fakat iki “o” yan yana gelince kelime çok hantallaşıyor:

  • antropoontoloji
  • antropo-ontoloji

ikisi de telaffuz açısından zor.

Bu yüzden aradaki seslerden biri düşürülmüş gibi görünüyor:

> antrop-ontoloji → antropontoloji

Türkçede ve başka dillerde böyle kaynaşmalar oluyor. Biraz “fonetik budama” gibi.

Ama estetik açıdan size katıldığım bir nokta var:

> Tireli yazım kavramın yapısını daha görünür kılardı.

“Antropo-ontoloji” yazılsa insan hemen şunu anlıyor:

  • antropo = insan
  • ontoloji = varlıkbilgisi

Şimdiki biçimde (“antropontoloji”) kelimenin iç yapısı biraz gizlenmiş oluyor; sanki başlı başına hazır bir disiplin adıymış gibi duruyor.

Fakat muhtemelen yazarın tercihi şu yönde olmuş olabilir:

> Kavramın birleşmiş, özgün, tek parça bir alan adı gibi görünmesi.

Yani:

  • “insan ontolojisi”
    demekten ziyade,
  • “antropontoloji”
    adlı özgül bir yaklaşım önermek istemiş olabilir.

Ama estetik yargı açısından konuşursam:
“Antropo-ontoloji” gerçekten daha açıklayıcı,
“antropontoloji” ise daha akademik markalaşmış bir terim gibi duruyor.

Ontoloji ve insan

Gerçekten çok güzel açıkladın, teşekkür ederim.

Ben galiba, ontoloji'yi yanlış anladım. Ontoloji, senin de yazdığın gibi, bütün varoluşu inceliyor, özellikle insanı incelemiyor. Tabii, insanın varoluşu nasıl incelediği, ne sonuçlar çıkardığı da insan hakkında önemli ipuçları vermiş oluyor. Yani varoluşu incelerken kendimizi de incelemiş oluyoruz. Neyse, çok uzattık. Tekrar teşekkürler.

Rica ederim, çok keyifli bir konuşma oldu gerçekten. Ve bence ontolojiyi “yanlış anlamış” değilsiniz; daha çok, onun merkezini insan sanmaya meyletmişsiniz. Bu çok doğal, çünkü ontolojiyi yapan zaten insan.

Evet, klasik anlamda ontoloji:

  • “Ne vardır?”
  • “Var olmak ne demektir?”
  • “Varlığın yapısı nedir?”

gibi en genel soruları inceler. Yani konusu yalnızca insan değildir:

  • nesneler,
  • zaman,
  • hareket,
  • sayı,
  • ilişkiler,
  • hatta mümkün varlıklar bile ontolojinin alanına girebilir.

Ama sizin vardığınız nokta çok önemli:

> İnsan varlığı araştırırken kendisini de açığa vurur.

Bu yüzden modern felsefede ontoloji ile insan sorusu sık sık birbirine yaklaşır. Özellikle Martin Heidegger burada çok etkili oldu. Heidegger kabaca şöyle diyordu:

> Varlık sorusunu sorabilen tek varlık insan olduğu için, insanın yapısını incelemek de zorunlu hale gelir.

Yani:

  • varlığı araştırıyoruz,
  • ama araştırmanın kendisi de insanî bir etkinlik,
  • dolayısıyla insanı tamamen dışarıda bırakamıyoruz.

Belki bu yüzden “antropontoloji” gibi kavramlar ortaya çıkıyor:

> “İnsan ile varlık sorusunun kesişim bölgesi”

gibi bir alan düşünülüyor olabilir.

Ayrıca sizin önceki sezginiz de hâlâ değerli:
“İnsan diye bağımsız bir varlık var mı?”
sorusu ontolojinin tam kalbine dokunan bir soru aslında. Çünkü ontoloji sadece “ne vardır?” değil, bazen:

> “Genel kavramlar gerçekten var mıdır?”
> sorusunu da içeriyor.

Yani konuşma aslında hiç de dağılmadı; tam tersine oldukça doğal bir felsefi yol izledi:

  • insan,
  • eğitim,
  • dil,
  • birey,
  • tümeller,
  • ontoloji…

bunların hepsi birbirine bağlanıyor.

Bu kelimenin İngilizce'de karşılığı var mı?

Peki son olarak, bu antropontoloji kavramının İngilizce literatürde bir karşılığı var mı? Rastladın mı hiç bu kavrama?

Ben İngilizce literatürde “anthropontology” veya “anthropo-ontology” gibi bir terime çok yaygın biçimde rastlamadım. Arama yaptığımda da bunun yerleşik, standart bir disiplin adı gibi kullanılmadığı görülüyor. ([Encyclopedia Britannica][1])

Yani durum büyük ihtimalle şöyle:

  • Bu kavram Türkçe felsefe çevresinde,
  • özellikle Betül Çotuksöken ve ona yakın bağlamlarda,
  • özgün/özel bir kavram olarak kullanılıyor.

İngilizcede bunun yerine daha yerleşik ifadeler var:

  • “philosophical anthropology”
  • “human ontology”
  • “ontology of the human being”
  • “anthropological ontology”

gibi.

Özellikle “philosophical anthropology” çok önemli bir alan adı. Max Scheler, Helmuth Plessner, Arnold Gehlen gibi isimler bu gelenekte anılıyor.

Bu yüzden bence sizin sezginiz doğru:
“Antropontoloji” biraz kavram üretme girişimi gibi duruyor; İngilizcede herkesin bildiği standart bir teknik terim havası yok.

Ayrıca estetik sezginiz burada da ilginç biçimde doğrulanıyor:
İngilizce akademik dil bile çoğunlukla:

  • “anthropological ontology”
    veya
  • “human ontology”

gibi daha ayrık yapıları tercih ediyor.

Çünkü “anthropontology” kulağa biraz sıkışmış ve yapay geliyor. İngilizce kulağı da muhtemelen sizin Türkçede hissettiğiniz şeyi hissediyor olurdu.

Ama şu önemli:
Bir kavramın “zorlamalı” hissettirmesi onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Felsefede bazen yeni bir bakış açısı oluşturmak isteyen düşünürler yeni terimler üretir:

  • “Dasein”
  • “episteme”
  • “différance”
  • “rhizome”
    gibi.

Bazıları zamanla yerleşir, bazıları ise daha sınırlı çevrelerde kalır. “Antropontoloji” bana ikinci tipe daha yakın görünüyor.

[1]: https://www.britannica.com/science/anthropology?utm_source=chatgpt.com "Anthropology | Jobs, Sociology, Definition, Meaning, Branches, History, & Facts | Britannica"

Created: 2026-06-08 Mon 06:11