İstanbul Boğazı Milli Park Projesi
Chatgpt analizi
Futbol sorularıma verdiğin analitik cevaplar çok eğitici ve faydalı oldu. Şimdi de daha “ütopik” bir proje ile ilgili bir sorum var. Bu projenin kesinlikle gerçekleşme imkanı yok, veya belki iki asır sonra falan gerçekleşebilir, ama en azından bizim ilk adımları attığımızı söylerler! Projenin amacı İstanbul Boğazı’nı Milli Park statüsüne almak ve eski haline getirmek. Tabii eski halinden kasıt nedir? Bunlar tartışılacak. 1950’lerde bile Boğaz’ın tepeleri bomboşmuş. Bir kaç yıldır Boğaz’ın eski hali ile ilgili görseller topluyorum. Bu projeyi aslında İstanbul Mimarlar odası belgesel yarışmasına katılmak için bir belgesel olarak düşünmek istiyorum. Yani şehir plancılarıyla konuşulacak, şimdiki durum nedir tespit edilecek, gerçekçi olarak neler yapılabilir vs vs. Mesela, ilk aşamada sahil yolunun küçük bir bölümü araç trafiğine kapatılabilir. Genel olarak yorumunu ve sonra da belgesel için bir seneryo taslağı önerebilir misin? Bu sorular çok fazlaysa istersen iki üç ayrı sohbet yapabiliriz. Ne diyorsun?
Bence bu fikir, "İstanbul Boğazı eski haline dönsün" gibi nostaljik bir söylemden çok daha güçlü bir şeye dönüşebilir.
Aslında senin belgeselinin konusu Boğaz değil. Konusu şu olabilir:
Bir şehir, doğal bir varlık olarak yeniden düşünülebilir mi?
Bu soru yalnızca İstanbul'u değil, bütün dünyayı ilgilendiriyor.
Mesela bugün birçok şehir tam tersini yapıyor.
- Seoul'de otoyol yıkılıp Cheonggyecheon yeniden açıldı.
- Paris otomobilleri nehir kıyısından uzaklaştırıyor.
- Madrid otoyolu yer altına alıp park yaptı.
- San Francisco depremden sonra sahil otoyolunu kaldırdı.
Yani sen aslında dünya çapında devam eden bir tartışmanın İstanbul ayağını anlatmış olursun.
Bence en önemli fikir şu
Belgeselin amacı
> "Boğaz Milli Park olsun."
olmamalı.
Çünkü insanlar ilk iki dakikada
> "Olmaz."
diye düşünür.
Ama amaç şu olursa:
"Boğaz Milli Park olsaydı nasıl görünürdü?"
İşte bu bir düşünce deneyine dönüşüyor.
Bu çok daha ilginç.
Çünkü seyirci savunmaya geçmiyor.
Merak etmeye başlıyor.
Filmin ilk sahnesi
Ben olsam çok sessiz başlardım.
Bugünkü Boğaz görüntüleri.
Motor sesleri.
Korna.
Helikopter.
İskele.
Yoğun trafik.
Sonra siyah ekran.
Ve sadece şu soru.
> "Acaba Boğaz gerçekten böyle mi yaratılmıştı?"
Sonra eski fotoğraflar.
Hatta gravürler.
Yavaş yavaş tepelerin boş olduğu görülüyor.
Birden seyirci şunu fark ediyor.
"Aslında biz doğal sandığımız şeyi hiç görmemişiz."
Sonra ikinci bölüm
Burada tarihçiler konuşabilir.
Şunu anlatırlar.
Boğaz hiçbir zaman tamamen vahşi değildi.
Yalılar vardı.
Köyler vardı.
Balıkçılar vardı.
Ama…
şehir bugünkü kadar baskın değildi.
Doğa hâlâ ana karakterdi.
İnsan misafirdi.
Bu çok önemli bir ayrım.
Üçüncü bölüm
Şehir plancıları.
Peyzaj mimarları.
Deniz biyologları.
Ormancılar.
Kuş bilimciler.
Hepsi aynı soruya cevap verir.
> "Bugün elimizde ne kaldı?"
Mesela
- orman parçaları
- koridorlar
- kuş göç yolları
- kıyılar
- deniz çayırları
- eski korular
Dördüncü bölüm
En sevdiğim bölüm olurdu.
Adı
> "Eğer bugün başlıyor olsaydık…"
Yani bugünkü İstanbul'u yıkmadan.
Küçük adımlar.
Mesela senin söylediğin gibi.
Bir kilometrelik sahil yolu.
Sadece pazar günleri.
Arabasız.
Sonra
beş kilometre.
Sonra
bisiklet.
Yürüyüş.
Denize inen merdivenler.
Yeni ağaçlandırmalar.
Balıkların geri gelişi.
Hiçbir zaman
"Yarın bütün yolu kapatıyoruz."
değil.
Çünkü bu gerçekçi değil.
Belgesel de gerçekçi olmalı.
Belki de en güzel soru
Sen az önce farkında olmadan çok güzel bir cümle söyledin.
> "Eski hali nedir?"
İşte bütün film bunun etrafında dönebilir.
Çünkü gerçekten cevap kolay değil.
1490 mı?
1700 mü?
1850 mi?
1950 mi?
Hangisi?
Belki de cevap
"Tek bir eski hal yok."
Bu bile seyirciyi düşündürür.
Milli Park meselesi
Bence "Milli Park" sözcüğünü filmin başında kullanmam.
Çünkü insanlar hemen hukuka takılır.
"Olamaz."
"Kanunen mümkün değil."
"Kamulaştırma."
"Yalılar ne olacak?"
vs.
Onun yerine filmin sonlarına doğru biri şöyle desin.
> "Aslında bütün bunlar, Boğaz'ı bir milli park mantığıyla düşünmek demek."
İşte o zaman fikir yerine oturur.
Belgeselin gizli kahramanı
Bence bu filmde kahraman insan değil.
Kahraman
Boğaz'ın kendisi.
Çünkü Boğaz yaşayan bir sistem.
Orman.
Akıntı.
Balık.
Martı.
Yunus.
Göçmen kuş.
Rüzgâr.
Sis.
İnsan bunların arasında yalnızca bir aktör.
Son sahne
Filmin sonunda hiçbir öneri vermem bile mümkün.
Sadece şu soru.
> "Yüz yıl sonra insanlar bize baktığında, Boğaz için elimizden geleni yaptığımızı mı düşünecekler, yoksa elimizdekinin değerini anlayamadığımızı mı?"
Bu tür bir kapanış, seyirciyi tek bir çözüme yönlendirmekten çok kendi cevabını aramaya davet eder.
Ben bu projede ayrıca çok güçlü bir belgesel dili potansiyeli görüyorum. Son haftalarda konuştuğumuz belgesel yarışmalarını da düşününce, bu fikrin yalnızca "çevre belgeseli" değil; tarih, şehir planlama, ekoloji, mimarlık ve kültürel hafızayı bir araya getiren bir araştırma filmi olma potansiyeli var. Üstelik senin çalışma tarzına da uyuyor: önce uzun süre görsel ve belge toplamak, sonra uzmanlarla konuşarak büyük bir soruyu adım adım incelemek.
Bence bu projeyi tek bir sohbetle tüketmemek iyi olur. Hatta bunu küçük bir araştırma projesi gibi ilerletebiliriz. Örneğin şu başlıkları ayrı ayrı ele alabiliriz:
- Belgeselin dramatik yapısı ve sahne akışı.
- Hangi uzmanlarla konuşulmalı (şehir plancıları, tarihçiler, deniz biyologları, ulaşım uzmanları, ormancılar vb.).
- "Boğaz'ın eski hali"ni gösterecek fotoğraf, harita ve film arşivlerinin nerede bulunabileceği.
- Dünyadaki benzer dönüşüm projeleri ve İstanbul için çıkarılabilecek dersler.
- En zor bölüm: Bu fikir hukuken ve şehircilik açısından hangi ölçüde uygulanabilir, hangi küçük adımlar gerçekten atılabilir?
Bence özellikle beşinci başlık, belgeseli bir hayal olmaktan çıkarıp ciddi bir düşünce deneyine dönüştürecek en önemli bölüm olacaktır.
Yeni trend şehirleşmenin kısıtlanması
"Mesela bugün birçok şehir tam tersini yapıyor."
Bunu tam anlayamadım, neyin tam tersini yapıyorlar?
Haklısın, orada biraz hızlı geçtim. "Tam tersi" derken şunu kastettim:
- yüzyılın büyük bölümünde şehir planlamasının baskın anlayışı şuydu:
- Daha çok otomobil yolu yap.
- Sahilleri araç trafiğine aç.
- Nehirleri veya kıyıları ulaşım koridoru olarak kullan.
- Doğal alanları kentsel gelişmeye dönüştür.
İstanbul Boğazı da bu eğilimden payını aldı. Özellikle sahil yolları genişletildi, otomobil trafiği öncelikli hale geldi ve kıyının bazı bölümlerinde yaya ile deniz arasına fiziksel bir bariyer oluştu.
Benim "tam tersi" dediğim ise, son 20–30 yılda bazı şehirlerin bu politikaları kısmen geri çevirmeye başlamasıdır. Örneğin:
- Seoul'de üstü otoyolla kapatılmış bir dere yeniden ortaya çıkarıldı; araç kapasitesi artırılmak yerine insanlar ve su ön plana alındı.
- Paris'te nehir kıyılarının bazı bölümleri otomobillerden arındırılarak yürüyüş ve rekreasyon alanlarına dönüştürüldü.
- Madrid'de nehir kenarındaki büyük bir otoyolun önemli kısmı yer altına alındı ve üstü park olarak düzenlendi.
- San Francisco'da sahil otoyolu kaldırıldı ve kıyı kamusal kullanıma açıldı.
Yani hedef artık "şehir doğaya doğru genişlesin" değil, mümkün olan yerlerde doğaya ve yayaya yeniden alan açılsın anlayışı.
Fakat burada Boğaz için çok önemli bir fark var. Bu örneklerin çoğu kentsel dönüşüm projeleri. Senin düşündüğün ise bundan daha geniş bir fikir.
Sen aslında şu soruyu soruyorsun:
"Boğaz'a sadece bir ulaşım koridoru veya emlak alanı olarak değil, yaşayan bir doğal sistem olarak bakabilir miyiz?"
Bu, "park yapalım" demekten daha kapsamlı. Çünkü içinde ormanlar, kıyılar, kuş göç yolları, deniz ekosistemi, kültürel miras ve ulaşımın birlikte düşünülmesi var.
Bu yüzden belgeselin asıl iddiası bence "yolları kapatalım" olmamalı. O, olası araçlardan sadece biri. Asıl iddia şu olabilir:
"İstanbul Boğazı'nın temel kimliği nedir? Bir metropolün ortasındaki ulaşım koridoru mu, yoksa korunması gereken yaşayan bir peyzaj mı?"
Bana göre bu ikinci soru çok daha güçlü; çünkü cevabı tek bir projeye indirgenmiyor ve farklı görüşlerden uzmanların katkısıyla tartışılabiliyor. Böyle bir çerçeve, belgeseli hem daha dengeli hem de daha düşündürücü hale getirir.
Boğaz'ın ilk köprüsü
Bunu biraz değiştirebilir miyiz? Yeteri kadar geriye gidersek tabii ki Boğaz vahşiydi diyebiliriz. Yani, "Yüzyıllardır Boğaz vahşi olmadı," gibi bir cümle kurmak daha iyi olmaz mı? Veya 1453'ten başlayabiliriz?
Bir de bu konuda çok eskilere gidince, ya Pers Kralı Darius ya da başka birisi Boğazı köprüler yaparak geçmişti diye bir hikaye hatırladım. Böyle bir şey var mı? Yoksa Darius Çanakkale boğazını mı geçmişti? Kısa bir tarihsel özet geçebilir misin?
Evet, bence bu düzeltme önemli. Hatta tarihsel olarak daha doğru olur.
"Boğaz hiçbir zaman tamamen vahşi değildi." cümlesi yanlış anlaşılmaya açık. Çünkü "hiçbir zaman" dediğimizde binlerce yılı kapsıyoruz. Oysa insanlar İstanbul Boğazı çevresinde çok eski çağlardan beri yaşamış olsalar da, doğal peyzaj uzun süre baskın karakterini korudu.
Ben olsam bunu şöyle ifade ederdim:
> "Yüzyıllardır Boğaz'da insanlar yaşadı; fakat uzun süre doğa, insan yerleşiminden çok daha baskın bir unsurdu."
veya
> "Boğaz yüzyıllardır insanların yaşadığı bir yerdi; ama yakın zamana kadar ormanlar, kıyılar ve deniz ekosistemi bugünkünden çok daha belirleyiciydi."
Hatta 1453'ü başlangıç almak belgesel açısından çok mantıklı olabilir. Çünkü o tarih hem herkesin bildiği bir dönüm noktasıdır hem de elinizde minyatürler, gravürler, haritalar ve yazılı kaynaklar bulmanız daha kolay olur. Belgeselin "antik çağdan günümüze" gibi çok geniş bir zaman aralığına yayılması yerine, "Osmanlı'dan bugüne Boğaz'ın dönüşümü" daha odaklı bir anlatı sağlar.
Darius meselesine gelirsek, hafızan doğru ama küçük bir düzeltme gerekiyor.
Darius I (Büyük Darius), MÖ 513 civarında İskit seferine çıkarken İstanbul Boğazı'nı geçti.
Köprü gerçek bir taş köprü değildi.
Gemiler yan yana bağlanarak oluşturulan bir duba köprüsü yapıldı. Bu köprü sayesinde Pers ordusu Asya'dan Avrupa'ya geçti.
Bu olayın ilginç yanı şudur:
- Bu, Boğaz'ın bilinen en eski büyük askerî geçişlerinden biridir.
- Köprüyü yapan kişinin Mandrocles of Samos adlı bir Yunan mühendisi olduğu anlatılır.
- Antik kaynaklara göre Darius bu başarıdan çok etkilenmiş ve mühendisi ödüllendirmiştir.
Buna karşılık Darius'un oğlu Xerxes I ise MÖ 480'de Çanakkale Boğazı (antik adıyla Hellespontos) üzerine yine gemilerden oluşan iki büyük köprü kurdurup ordusunu Avrupa'ya geçirdi. Bu olay çok daha meşhurdur; çünkü Herodotus bunu ayrıntılarıyla anlatır ve ilk köprü fırtınada yıkılınca Xerxes'in denizi "cezalandırdığı" hikâyesi tarih kitaplarında sıkça yer alır.
Yani özetle:
- MÖ 513: Darius → İstanbul Boğazı
- MÖ 480: Xerxes → Çanakkale Boğazı
Bence bu tarihsel ayrıntının belgeselde çok hoş bir kullanımı olabilir. Film, modern trafik görüntüleriyle başlar. Sonra anlatıcı şöyle bir soru sorar:
> "İstanbul Boğazı'nı geçmek için insanlar kaç bin yıldır uğraşıyor?"
Ardından antik haritalar gelir.
Pers orduları…
Bizans gemileri…
Osmanlı kayıkları…
Vapurlar…
Köprüler…
Ve sonunda bugünkü trafik.
Yani Boğaz'ın tarihi, sadece "iki yakayı ayıran su"nun tarihi değil; insanların onu sürekli geçmeye çalışmasının tarihi olarak anlatılabilir. Bu da belgeseline çok güçlü bir tarihsel giriş sağlayabilir.